MISIR : Tutankhamun'u Arayış

Youtubeyi İzlemekte Sorun Yaşıyorsanız Aşağıdaki Programı İnidirin

                  Youtube Açma Programı İndir


BBC yapımı belgeselin'The Search for Tutankhamun`adlı ilk bölümü... 1870-1899 yılları arasında Fransız ve İtalyan arkeloglor Victor Loret ve G. Battista Belzoni`nin kazıları sonucu yeryüzüne çıkarılmaya başlanan ilk Tutankhamun bulguları sonrasında, İngiliz arkeolog Howard Carter yıllara yayılan uzun arayışları sonucunda 1922`de, Tutankhamun `un mezarını keşfetmişti. Eski dönemlerde yağma edilmiş olmasına karşın mezarın içindekiler şaşılacak derecede eksiksizdi. Bunlar keşfedilmiş en zengin kraliyet toplu buluntuları olma özelliğini koruyor ve firavunun efsanesinin bir parçasına dönüşmüş durumdalar. Altından yapılmış olan ve sonsuz parıltılarıyla yeniden doğuşu garanti altına almaları beklenen göz alıcı eserler mezar keşfedildiğinde sansasyona yol açmıştı. Tutankhamun `la birlikte gömülenler arasında masa oyunları, bronz bir ustura ve kas
alarca yiyecek ve şarap gibi öte dünyada yanında isteyebileceği günlük eşyalar da vardı. Carter , firavunun mezar hazinelerinin büyük bir özenle -ve aylar boyunca- kaydının tutulmasının ardından,iç içe yerleştirilmiş üç sandukasını incelemeye başladı. Belgesel filmin metninden: `Anlatıcı- İsa `nın doğumundan bin küsur yıl önce genç bir firavun öldü. Cenazesi aceleyle kaldırıldı ve ismi inşa ettirdiği tüm anıtların üzerinden kısa bir süre içinde silindi. Çok geçmeden hükümdarlığına ait tüm anılar ortadan kalkacaktı. Adı, 3000 yıl boyunca bir daha tarih kayıtlarında geçmeyecekti. Bu firavun, Tutankamon`du . Çocuk kral Tutankamon`un öyküsüyle Howard Carter adında bir İngilizin hayatı arasında sonunda ayrılmaz bir bağ kurulacaktı. Carter , Mısır `a ilk geldiğinde eski eserlerin ve anıtların çizimlerini yapmak üzere tutulmuş bir ressamdı. Ama bilgili bir arkeolog olup çıkması uzun sürmedi..." agypten, egypt ,eski laneti, mısır, tutankhamun,'un mezarı.










Mumyalama


 Ölümsüzlestirmenin 7 ADIMI

I. Ölünün vücudu sarap ve baharatla yikanir. Tüm parçalar çürümeden kaldirilir. Mumyalamayi yapan ilk önce uzun bir çengel kullanarak dikkatlice beyni çikartir. Sonra karindan derince bir sekilde içeriye dogru keserler ve iç organlari disari alirlar ( Mide, karaciger, akciger ve bagirsaklar).


II. Vücut, saglam kurutulmus tuzun benzeri olan niton'un paketiyle beraber doldurulur. Sonra vücut natron ile beraber tamamen örtülür v egik biçimde yerlestirilir. Böylece vücudun içerisindeki tüm sivilar disariya akar. Vücut kuru halde mumyalanmis olmalidir, çikan tüm parçalar da sonra yanina gömülür.


III. Vücut kurutulurken, iç organlar da kuru olmalidir ve natronla beraber saklanir. Onlar keten kumasin seritiyle sarilir ve minik tabutun içine yerlestirilir. Sonra 4 bölmeli bir sandiga konulur.


IV. Vücut 40 gün sonra tamamen kurur ve büzülmüs olur. Vücut boslugu içinden kaldirilir ve vücudun içi ve disi yag ve güzel kokulu baharatlarla yikanir.


V. Mumyanin basi ve vücudu yagin içindeki keten kumasla simsiki paketlenir, böylelikle Misirlilar mumyaladiklari kisinin hayattaki halini yeniden elde etmek isterler.Mumya altin kolye, yüzük, bilezik ve mücevheratlarla birlikte kapatilirdi.


VI. Tüm vücut kefen, kenarlik ve keten kumasin seridiyle örtülür. Mumya orijinal büyüklügüne ve hacmine dönene kadar yapilir. Bu çok karisik bir istir ve bir hafta gibi uzun bir zamani alir. Küçük esrarengiz nesneler keten örtü tabakasinin altina yerlestirilir.


VII. Örtmeyi bitirdikten sonra, mumyanin basi ruhunu taniyana emin olana kadar bir portre maskesiyle örtülür. Maskelenmis mumya, yaldizlanmis tht tabutun içine yerlestirilir ve sarcophagus'un içine konur.
 

Kleopatra

Kleopatra Sesi, istediği her titreşimi çıkarıp, istediği her dili kullanabildiği çok telli bir müzik aleti gibiydi"... Romalı ünlü tarihçi Plutarkhos, Kleopatra'yı böyle tanımlıyordu. Roma halkının bir numaralı düşmanı ilan edilen bu kadınla ilgili sıfatlar, İlkçağ'ın en büyük imparatorluğunu kuran devletin resmi sanatçılarının ağzında günümüze kadar çarpıtılarak geldi. Kimine göre, o erkek delisi bir kadındı. Kimine göre ise, beyninde her türlü entrikanın dolaştığı kötü ruhlu bir kadın. Romalı şair Horacius, Kleopatra'nın öldüğü gün "zafer flamalarının çıkartılıp, evlere asılmasını" önermişti. Aradan bin yıl geçmesine karşın, egemen kültür o denli etkin olmuştu ki, Dante bile onu "lüks ve şehvet düşkünü" olarak tanımlamıştı. Kuşkusuz, "Kleopatra miti"nde Hollywood'un payını da inkâr etmemek gerekir. Gerek Cecil B. De Mille'in 1934 yapımı "Kleopatra", gerekse de Joseph Mankiewicz'in dev prodüksiyonu, 4 Oscar ödüllü , 1963 yapımı "Kleopatra" filmi (Liz Taylor, Richard Burton ve Rex Harrison) bu miti daha da güçlendirdi. Her iki ünlü filmde de Mısır kraliçesi, erkekleri tuzağına düşüren, entrikalar çeviren ve rakiplerini zehirle ortadan kaldırmayı hedefleyen, tutkulu ve hırslı bir kadın olarak seyirciye sunulmuştu. Oysa gerçekte, VII. Kleopatra, yani son Mısır kraliçesi ve son firavun, gerek karakter bakımından gerekse fiziksel açıdan, hiç de anlatıldığı gibi bir insan değildi. Ancak ne yazık ki, tarihi her zaman kazananlar yazmıştı. Sezar'dan olan çocuğu Sezarion'un bile kafasını uçurtacak kadar Kleopatra'dan nefret eden Octavius, bu mağrur kraliçeyi bir kez dize getirdikten sonra ailesinin kökünü kazımakla yetinmemiş, tüm sanatçılarını ve filozoflarını onu karalama kampanyası için harekete geçirmişti. Son yıllarda, ardı ardına Kleopatra üzerine yayımlanan araştırma, anı ve roman türü kitaplarda biraz daha objektiflik egemense de, "Kleopatra miti" ile ilgili yanlışların bazıları, bu eserlerde de varlığını sürdürüyor. Son 10 yıldır arkeolog Franck Goddio ve İtalyan sanat tarihi profesörü Paolo Moreno, Mısır'ın son firavununu yakın takibe aldılar ve onun hayatı, alışkanlıkları, giyim tarzı ve eğitimi konusunda çok önemli, ama resmi tarihe ters düşen bilgilere ulaştılar. Gerçek Kleopatra nasıl bir insandı? Her şeyden önce kısa boyluydu. Vücudunun çok güzel olduğu söylenemezdi, ancak hatları düzgündü. Gözleri ve teni açık renkteydi. Bütün bu özellikler aslında çok doğaldı. Çünkü Kleopatra, bir Mısır kraliçesi olmasına karşın Yunan soyundan geliyordu. Kleopatra'nın fiziksel özelliklerinin en somut kanıtı ise, Sezar'ı daha 23 yaşındayken Roma'da ziyaret ettiği dönemde heykeltıraş Stefanos'a verdiği çalışma... "Eskilino'lu Venüs" olarak bilinen bu heykelin, Kleopatra'nın aslına en sadık heykeli olduğu, yaklaşık tüm bilim adamları tarafından kabul görüyor. Kleopatra'nın yüz yapısına ilişkin en iyi belge ise, Berlin Müzesi'nde korunan ve üstünde Kleopatra'nın resmi bulunan madeni para... Üçgen bir yüz hattına, iri ve uzun bir burna, dar bir alna sahip... En tipik özelliği ise alt dudağı... Kalın ve etli alt dudağı, Ptolemaios Hanedanı'ndan geldiğinin en somut kanıtı... Karakterine gelince... Kraliçenin saray entrikaları konusunda uzman olduğunu herkes kabul ediyor. Ancak unutmayalım ki, 18 yaşındayken kokuşmuş bir krallığın iplerini elinde tutuyordu. Üstelik, bütün bölgenin tek hakimi olan Romalılar'ı da göz ardı etmemek gerekiyor. Bu bağlamda, kendisini her zaman ünlü Mısır firavunlarının varisi olarak görmesine rağmen, Kleopatra böylesine karmaşık dengelere sahip bir ortamda, Yunan geleneğinden gelen, gerçekçi ve ayakları yere basan bir politika izlemek zorunda kalmıştı. Entrikalar çevirmek, siyasal rakiplerini zehirlemek, komplolar kurmak ve ihanet, aslında Mısır kraliçesinin politik öncelikleri değildi. Bunların hepsi, İlkçağ'ın ve özellikle, Roma sarayının vazgeçilmez siyasal numaralarıydı. Ancak, Kleopatra'nın bunları yapmasının yanı sıra, çok büyük sulama kanalları inşa ettirdiğini, özellikle köylülerin yaşam düzeyini yükseltmek için önemli iyileştirmeler yaptığını, ne yazık ki çok az tarihçi yazıyor. Kleopatra, Petra kralı Abdül ve Romalı bir ressamla yaşadığı küçük birkaç kaçamak dışında, sevdiği insanlara (Sezar ve Antonius) hep sadık kaldı. O, zayıflamış Mısır Krallığı'nın, özellikle doğudan gelen Pers tehlikesi karşısında, Roma ittifakı olmadan, kendi başına varlığını koruyamayacağını görmüştü. Roma ile her zaman bir ittifak aradı. Ama bunun, asla tam boyun eğme anlamına gelmemesi için çabaladı. Amacı, Roma ile birlikte eski Mısır'ın, Firavunlar Mısırı'nın gücünü yeniden yaratmaktı. Büyük İskender'in hayali olan bu büyük imparatorluğun başına da, Sezar'dan olma oğlu Sezarion'u uygun görüyordu. Kleopatra gerçeği tablosunu, eğitimiyle tamamlayalım. Mısır kraliçesi, tarihçi Plutarkhos'un belirttiği gibi "güzel olmaktan çok, zeki ve kültürlüydü"... 54 yaşının tüm olgunluğu ve şöhretinin zirvesini yaşayan Sezar'ı sadece güzelliğiyle baştan çıkardığını ileri sürmek, tarihi biraz zorlamak olur. Kleopatra, tam 12 dili mükemmel derecede konuşuyordu. Mısır'a 300 yıl boyunca hükmeden Ptolemaios Hanedanı'nın hükümdarları arasında Mısır diliyle konuşan tek kişi Kleopatra'ydı. Ötekiler, sarayda Yunanca konuşmayı tercih ederlerdi. Kleopatra efsanesine ilişkin mutlaka düzeltilmesi gereken son bir nokta da, engerek yılanıyla intihar etmesi... Rakotisli eski köle Eudomon'un ona gönderdiği incir sepetinin içinde bir yılan vardı, ama ölüm engerek yılanından değil, gerçek bir kral kobradan geldi. Arsinoe Kızkardeş Arsione: Gölgede kalan kadın... Roma sokakları tıklım tıklım doluydu. Sezar'ın zafer arabası çiçek yağmuru altında ağır ağır ilerledi. Arkasından, Galya ormanlarından, Afrika çöllerinden ve Pontos dağlarından koparılıp alınmış yüzlerce çıplak kadın köle geliyordu. Bir centurio'nun taşıdığı pankartta şu on iki altın harf vardı: "Veni, vidi, vici" (Geldim, gördüm, yendim)... Ünlü tutuklular görüldüğünde, halk, Afrikalı kabile reislerini, Ortadoğu krallarını, İspanya soylularını, doğu rahiplerini görmek için birbirini ezmeye başladı. Tutuklular arasında bir kız çocuğu vücudunun inceliğine sahip, omuzlarından aşağı yele gibi sallanan sarı saçlarıyla, Romalı askerlere bile kendini kabul ettiren bir kadın vardı. Zincirlere bağlı bir şekilde, yarı çıplak dolaştırılırken, bakışlarına müthiş bir meydan okuma ve tavırlarına da kırılmaz bir gurur egemendi. Bu insan, Kleopatra'nın kızkardeşi Arsinoe'ydi. Erkek kardeşi Ptolemaios ile birlikte Kleopatra'nın kraliçeliğine karşı çıkmış ve Mısır'ın Sezar'a teslim edilmesini onaylamamıştı. Topladığı Mısırlı askerlerden ve çöl bedevilerinden oluşan bir orduyla Sezar'a saldırmış, ama yenilmişti. Tarihi gerçekten de kazananlar yazıyordu. Mısır tahtı için mücadeleyi de, Sezar'ın gücüyle Kleopatra kazandığı için, tarih, onun bu akıllı ve gizemli kardeşinden ne yazık ki fazla söz etmiyor. Babaları Ptolemaios'un cenaze töreninde bir lahdin başında toplanan 4 kardeş arasında iktidar savaşı daha o anda başlamıştı. Geleneklere göre, erkek kardeşi Ptolemaios ile evlenmek zorundaki Kleopatra, en büyük kardeş olarak Mısır tahtına geçecekti. Babasının sürekli "asla Roma'ya karşı gelme" biçimindeki uyarılarını hiç unutmayan Kleopatra, iktidarın Roma olmadan koparılamayacağını da kavramıştı. Ancak, Roma'ya kimin hakim olduğu kesin değildi. Senato'nun güvendiği isim Pompeius ile Sezar ciddi bir iç savaşta karşı karşıya gelmişlerdi ve ilk günlerde ibre Pompeius'tan yana dönmüştü. Ancak Pharsalos Savaşı'yla birlikte, Roma'nın geleceğine damgasını vuracak isim belli olmuştu: Sezar. Şimdi Mısır sarayındaki iktidar kavgasında iki isim, Ptolemaios ve Kleopatra, Sezar'ı kazanmak zorundaydılar. Küçük kız kardeş Arsinoe ise farklı düşünüyordu. Tarihçiler tarafından engin bir coğrafya ve tarih bilgisine sahip olduğu belirtilen Arsinoe, hem bir kadının dişiliğine hem de bir erkeğin cesaretine ve coşkusuna sahipti. Onun hedefi, Eski Mısır uygarlığını yeniden yaratmak, Ortadoğu'yu kapsayan büyük bir imparatorluk kurmaktı. Bunun için de, kendi halkına, yani Mısırlılar'a ve Ortadoğu'daki sayısız krallığa bölünmüş halklara güveniyordu. Arsinoe'ye bu fikirleri aşılayan, lalası Ganimede'ydi. Eski bir Yukarı Mısırlı köle olan Ganimede, doğup büyüdüğü topraklar üzerinde Roma askerlerinin çizmesini görmeye katlanamıyordu. Arsinoe, Kleopatra'ya karşı, açıkça ağabeyi Ptolemaios'u desteklemekle birlikte, aslında kendi iktidarını planlıyordu. Kleopatra'ya karşı hiçbir zaman gerçek bir sevgi beslemeyen Arsinoe, zeki ve hassas bir kadındı. Tarihçiler onun vahşi bir kişiliği olduğunu söylüyorlar. Gerçekten de, ablasına karşı giriştiği iç savaşta, silah kuşanıp askerlerinin önünde çatışmalara katılmaktan çekinmemişti. Arsinoe, Kleopatra ile giriştiği iktidar savaşını, Sezar'ın ablasına verdiği destek nedeniyle yitirdi. Roma'da bir esir gibi teşhir edildi. Daha sonra Kleopatra'nın araya girmesiyle, Efes'teki Artemis Tapınağı'na sürgüne yollandı. Ancak Arsinoe, burada da rahat durmadı. Sezar'ın katilleri Cassius ve Brutus ile bağlantıya geçti. Kıbrıs kralı Serapion'un da katıldığı geniş bir muhalefet cephesi oluşturmaya çalıştı. Öte yandan, Arsinoe'nin Mısır'da hâlâ önemli sayıda taraftarı vardı. Bu durum, hem Kleopatra'yı hem de artık kaderini onun ellerine bırakan Antonius'u kaygılandırıyordu. İşte o nedenle Arsinoe, Antonius'un emriyle Artemis Tapınağı'nın basamaklarında, müttefiki Kıbrıs ve Girit kralı Serapion ise Knidos'ta, Romalı lejyonerler tarafından öldürüldü. Antonius'un adamları Kleopatra'nın erkek kardeşi olduğunu ilan eden bir başka isyancının izini de Finike'de bulmuş ve kurdukları pusuda öldürmüşlerdi. Kleopatra artık rahat bir nefes alabilirdi. Edebiyat ve sinemada Kleopatra İhanet, Roma lejyonları, tutkulu aşklar, cinayet, meydan savaşları, intiharlar... Böylesine bir konunun ve kahramanların, sanatın dikkatini çekmemesi mümkün mü? Tarihçilerden tiyatro yazarlarına, şairlerden romancılara, Kleopatra çok geniş bir edebi etkinliğin ana temalarından biri... Octavius'un emriyle onu karalamak için kaleme sarılan Cassius, Plutarkhos, Horacius, Flavius, Lucanus gibi Romalı tarihçileri bir yana koyarsak, Kleopatra üzerine yazanlar en genel hatlarıyla ikiye ayrılıyor: Mısır kraliçesinin kadın yönünü ön plana çıkaranlar ve onun siyasi kimliğiyle ilgilenenler. Çelişkiler öylesine açık ki... Örneğin, bir numaralı Sezar düşmanı olan Lucanus, Sezar-Kleopatra aşkını bir entrika birliği olarak tanımlarken, Ortaçağ'ın ünlü şairi Boccaccio, bu ilişkiyi eşitler arasında bir birlik ve aşkın yeni yüzü olarak sundu. Bernard Shaw ise, "Sezar ve Kleopatra" (1901) oyununda, Kleopatra'yı Sezar'ın en tehlikeli fethi olarak görüyordu. Epik tiyatronun büyük ustası Bertold Brecht de onun isminden etkilenmiş ve Üç Kuruşluk Opera (1928) oyununun sonunda, org çalan kahramanının ağzından "Kleopatra, büyük güzelliğin hiçbir şeye yaramadı. Kölen yaptığın iki imparatorluktan geriye sadece küller kaldı..." demişti. Kısacası, Brecht bile onun hakkında yanıltıcı bir portre çizmişti. Oysa, gerçek bir Kleopatra kimliği için, 1607 yılında William Shakespeare'in yazdığı "Antonius ve Kleopatra" oyununa bir göz atabilirdi. Shakespeare, bu oyunda Kleopatra'nın güzelliğini değil, zekâsını ve insancıl büyüklüklerini ön plana çıkarmıştı. Ancak, Kleopatra hakkındaki tarihsel yanılgılarda kuşkusuz en büyük rolü yedinci sanat oynuyor. Sinema, bu tarihi isimle daha 19. yüzyılın sonlarında ilgilenmişti. Sessiz sinemanın büyük ustası Melies'in en önemli filmlerinden biri Kleopatra'ydı. Sessiz sinemanın 1907-1917 yılları arasında, çok sayıda Kleopatra filmi çekildi. Ancak bunların içinde en önemlisi J.G. Edwards'ın imzasını taşıyan, Amerikan yapımı "Kleopatra" filmiydi. Mısır kraliçesini, sinemanın o tarihteki en büyük vamp oyuncusu olan Theda Bara canlandırmıştı. Far çekilmiş gözleriyle süzgün süzgün bakan, göğüsleri açık Kleopatra imajı bu filmle doğmuştu. Tabii, bu imajı güçlendiren yılanları da unutmayalım. 1934 yılında Cecil B. De Mille'in yönettiği "Kleopatra" filmi, o tarihe kadar gerçekleştirilmiş en pahalı yapımdı. Ama o da, Kleopatra portresine, vamplık dışında yeni bir renk getirmiyordu. 1945 yılında, İngiliz yönetmen Gabriel Pascal'in "Sezar ve Kleopatra" filminde, ilk kez Bernard Shaw'un müdahalesiyle, vamplıktan farklı bir Kleopatra izliyoruz. Ancak bu uzun sürmüyor. Bir yıl sonra, Meksikalı yönetmen Roberto Garvadon, "Antonius ve Kleopatra'nın Son Saatleri" filminde vamplık mitine erotizmi de karıştırıyordu. 1953 yılında, Joseph L. Mankiewicz, Kleopatra filminin oyuncularını saptarken Antonius rolü için önce Marlon Brando'yu düşünmüştü. Senaryoyu beğenmeyen Brando "hayır" yanıtı verince ibre Richard Burton'a döndü. Kleopatra için ise, zaten başından beri aklında bir tek isim vardı: sayısız kez evlenip boşanan, yani tam bir erkek öğüten değirmen olan Elizabeth Taylor. Öyle ya, tarihteki yanlış imajıyla kim Kleopatra'ya daha uygun olabilirdi ki...

ünlü firavunlar


TUTANKHAMON

Tuthankamon'un Lord Carnarvon'un çabaları sonucu ortaya çıkarılan mezarından çıkan en değerli parça olan ustu değerli taslarla bezenmiş maskesi..
Akhenaton ve Nefertiti'nin 6 kızı ve bir oğlu olmuştu. 6 kızı da bilinmeyen sebeplerden ölmüştü ve Akhenaton lanetlenmiş kral olarak görüldü. Amarna şehrindeki 17 yıllık dönem boyunca Aton tek tanrı olmuştu. Akhenaton'un oğlu Tuth-ankh-aten yarı(üvey) kız kardeşi Ankhesenamon ile evlendi. Tutankhaten adını değiştirdi ve Tuthankamon yaptı.
Tutankhamon firavun olmasından bir sure sonra Ey vezir oldu. Saraya giriş çıkış ve kararlar eyden çıkıyordu.
Tutankhamon 20 yaşında gizemli bir şekilde öldü. Ölümünün ardından birisi Tutankhamon'un izlerini çalışmıştır.
Cenaze günü 12 adam Tutankamon'un çekerken Ey bu kişilerin arasında değildi. Ey'in üzerinde panter derisi ve başında da firavun tacı vardı. Ey Tutankhamon'u alt edip firavun olmayı başarmıştı.
Ankesenamon bunun üzerine düşmanı olan Hitit Kralına bir mektup yazmış ve bu mektupta resmen yalvarmıştır. Krala onun çok fazla oğlunun olduğunu söylemiş ve oğullarından birini göndermesini istemişti. Bir hizmetçiyle evlenemeyecegini söylemişti. Kral bunun bir numara olduğunu düşünerek reddetmişti. Ankesenamon tekrar mektup yazmış ve neden böyle düşündüğünü sormuş. Eğer doğru olmasaydı kendini küçük düşürmeyeceğini ve ona yalvarmayacağını yazmış ve tekrara bir hizmetçiyle evlenemeyeceğini söylemiş. ( bu mektuplar şuanda bey şehirde müzede bulunuyor.)
Saraydan birinin onu evlenmeye zorladığı kesindi. Sonunda kral oğlunu yollamış ancak Mısır sınırlarına ulaşamadan öldürülüyor.
Ey sonunda Ankesenamon'la evlendi. Ankesenamon'un kurtulmaya çalıştığı hizmetçi Ey'di ve sonunda Ey firavun olmuştu.
Günümüzde bulunanların arasında bir yüzük vardı ve bu yüzüğün üstünde 2 kartuş vardı. Bir kartuşta Eyin diğer kartuşta ise Ankesenamon'un adı yazılıydı. Yani bu yüzük evlendiklerine dair bir başka kanıt oldu.
Ey firavun olduktan 3 yıl sonra öldü. Mezarında eski eşi Tey'in de adı geçiyordu ancak isim silinmişti.
Tutankhamon'un mezarına bakıldığında çiftin birbirine çok bağlı olduğu fikri ediniliyor. Duvarlardaki figürlerde birbirine dokunurken veya yardım ederken resmedilmiş. Örneğin bir resimde Tutankhamon avlanırken Ankesenamon ona okunu uzatıyor. Kol kola dururken resmedilmişler. Bulunanların arasında Tutankhamon'un Ankesenamon için yaptırdığı altından bir tabla var. Üstünde hiçbir işleme olmayan bir lamba var. Lamba çok sade ancak yanınca üzerinde Tutankhamon ve Ankesenamon'un resmi oluşuyor.
Ankesenamon'un 2 düşük yaptığı mezarındaki 2 mumyadan anlaşılıyor. Birisi 5 (mumyalanmış) ve digeri ise 8 aylık (yarı mumyalanmış) olmak üzere ikisi de kızmış.
Tutankhamon'un mezarına Nefkeperur gibi zengin ve sağlıklı olsun yazılmış.
Aped festivalinde Karnak tapınağında Tutankhamon'un resmi görevler yapmış olduğu da duvarlardaki kayıtlardan görülüyor.
Tutankhamon 20 yaşındayken ölmüştür. Mezarı açıldığında çok zengin bir görüntüyle karşılaşıyoruz. Mısırlıların ısı kullanmadan altını şekle konusunda uzmanlaştıkları burada bulunanlardan da gayet iyi anlaşılmaktadır. Tabutu 120 kg ve 0.5 cm kalınlığında altından yapılmıştır. Altın maskesi de bulunmuştur.
Mısırlılar altının güneşten geldiğine inanıyordu (dünyanın oluşumu). Altın Ra'nın simgesiydi. Firavunlar kendilerini altınla kaplıyorlardı.
Burada Ankesenamon'un öldürülmüş olabileceğine dair kanıtlar vardır.
Tutankhamon'un taş mezarı açıldıktan sonra X-ışınlarıyla incelenmişti. Kafasının arkasından darbe aldığı görülüyor ancak yüzüstü yatar pozisyonda iken alınmış bir darbe olduğu saptanmıştı.
Neden öldüren kişi bulunmaya çalışılmamıştı ve yargılanmamıştı? Çünkü bu işi vezirin yönetmesi gerekiyordu ve vezir bu işi yürütmüyordu. Vezir'i de kimse yargılayamıyordu.
Bugün onca yaptığından sonra kimse vezir Eyi tanımıyor. Mezarı soyulmuş ve biriktirdiği tüm mirası çalınmış ve duvardaki yazılar da silinmiş.
Tutankhamon krallar vadisinde günümüze kadar gömülü kalan tek firavundur.




CLEOPATRA



Cleopatra saltanatı, Roma İmparatorluğu’nun gücünün ve Mısır saltanatının sonu anlamına gelmektedir. Harfi harfine tercüme edildiğinde Cleopatra isminin anlamı “Babasının Şerefi” demektir.
Cleopatra, MÖ 69 yılında doğmuş olup, Ptolemy XII’nin ikinci kızıydı. Annesi hakkında bir bilgimiz yok fakat Cleopatra Makedonyalıdır. Mısır dilini öğrenen ailesindeki tek kişidir. MÖ 51 de babasının ölümü üzerine Cleopatra erkek kardeşi Ptolemy XIII ile birlikte tahta çıktı ve evlendi.
MÖ 48 yılında bir iç savaşın iki kez çıkması üzerine acele durumu sakinleştirmeye başladı. Caesar MÖ 48 yılının Ekim ayında Mısır’a ulaştığında Cleopatra, savaşının galibiyete yardim etmek için büyük saltanatı inandırma görevini o aldı.
MÖ 58 yılında kovulduktan sonra babasının gücünü tekrar ele geçirmek için yardim istedi. Güçlü Roma İmparatoru ile anlaştı. Onun fevkalade yeteneklerinden etkilenerek ona sürpriz yaptı. Etrafında Caesar savaşıyordu. Caesar sonunda savaşı kazandı ve Cleopatra tahtına tekrar yerleşti, su an kardeşi Ptolemy XIV ile tahtı paylaştı. Caesar zaferinden sonra Mısır’ı terk etti, MÖ 47. oğlu Caesarion Celopatra’nin canini sıkmaya başladı. Caesar’in çocuğu diye söylentiler çıkmaya başladı. 2 yıl için Caesar’in hanimi gibi Onun villalarından birinde yasamaya başladı. O, Caesar’in öldürülmesinden sonra derhal Roma’yı terk etti.
MÖ 42 yılında Philippi Savaşı’nı kazandıktan sonra, Caesar’in suikastında yenildi. Mark Antony yakın zamanda İran’ı istila etmeyi gözüne kestirmişti. Cleopatra’nin Tarsus’ta bulunması gerekiyordu, O kraliçenin entrikalarıyla acele büyülenerek Tarsus Nehri’ni bir mavnayla geçti. Antony savaşı ikinci planda bırakmaya kararlıydı ve Cleopatra ile beraber Alexandria (İskenderiye)’ya döndü. MÖ 40 yılında çiftleştiler ve Cleopatra Selene ve Alexandria Helios adında ikizleri oldu. Antony, Caesar’in büyük erkek yeğeni Octavian ile yerleşim anlaşmasını görüşmek için Roma’ya gittiği yılla ayni yıldır. Octavia’nin kız kardeşi Octavia ile evlenir. 3 yıl sonra, Mısır için Roma’yı terk etti (karisi ve 2 çocuğunu bırakarak).
Kız kardeşinin şerefine derinden, intikam almak için saldırıda bulundu. Roma kanunlarına aykırı olan Antony daha da uzaklara gitti. Roma İmparatorluğu çocukları için gereken resmi kararları ilan etti. Alexander Helios, Selene ve Cyrene’yi alıp Ermenistan ve Fırat Nehri’nin batısındaki yöreye giderler. MÖ 36 yılında Ptolemy doğar ve Ermenistan’ın batısındaki adayı ele geçirirler.
Roma senatosu Antony ve Cleopatra üzerine savaş olacağını açıklar ve MÖ 31 yılında adi kötüye çıkan Actium Savaşı ile yenilirler. Octavia tarafından Mısır’da takip edildiler. Cleopatra söylemek için hizmetçiler göndermişti ama O anıtkabirinde ölmüştü. Antony, Octavian ile barış yaptı. Fakat Cleopatra’nin yaşadığını görmüştü. Octavian ile olan görüşmelerinde basarisiz oldu. Cleopatra bu sefer altın yatağında muhteşem elbisesiyle bir engerek yılanı tarafından kendi kendini öldürmüştü. Onun ve Antony’nin istekleri doğrultusunda yan yana gömüldüler.
Caesarium, Mark Antony şerefine Cleopatra tarafından inşa edilmişti. Ayrıca “Cleopatra’nin İğneleri” olarak bilinen iki dikilitaşa sahiptir. Thutmose III başlangıçta Kahire’de onlara sahip olur fakat MÖ 30 yılında tapınağın yerini değiştirirler. İğneler 19.yy.da Amerikan ve İngiliz hükümetlerine ödül olarak sunuldu. Su an biri New York ‘takı Central Park’ta , diğeri Londra’daki Embankment’dedir.

RAMSES

En büyük savaşı başlatan firavundur. Ramses savaşmayı biliyordu ancak İsrail Tanrısıyla yaptığı savaşta yenildi.
Babası Seti çok başarılı bir adamdı ve tapınaklar yaptırtmıştı. Bu tapınaklardan birinde politik bir ifade kullanıldığı görülmüştür: 'Hükümdarlığımdan çok şey bekleyin'
Ramses 22 yaşında Ebu Simbel Tapınağını yaptırtmaya başlamıştır Bu tapınak dağın içi oyularak yapılmıştır. Ramses yaşayan her varlığın kendinden korkmasını istiyordu.
Ebu Simbel ve Ramses'in 4 dev boy heykeli 20 yılda yapıldı. Çok az bir teknolojiyle ve bu kadar az zamanda nasıl yapıldı hala bilinmiyor.
Nubia'dan Mısır'a geçenler Amon, Ra, Thoth ve Ramses'in bu heykellerinden korkuyordu.
Ramses eşi Nefertari'ye de tapınak yaptırdı ve 'Güneşin parladığı kadın' yazdırttı.
Teb'de tapınaklar inşa etti. Memfis'teki yönetimi ve başkenti Delta bölgesine taşıdı. Bu bölge sulaktı ve askeri harekata geçmek için uygun bir yerdi. Daha sonra Pi-Ramses adında yeni bir şehir yarattı. 25 yaşında en büyük profesyonel orduyu oluşturdu. 25000 piyadeden oluşuyordu.



ANKHENATON

Mısır firavunları çoğunlukla zorba, baskıcı, savaşçı ve acımasız kişilerdir. Bu firavunların ortak özellikleri Mısır’ın çok tanrılı dinini benimsemeleri ve bu din sayesinde kendilerini tanrılaştırmalarıdır. Ancak Mısır tarihinde bir tek firavun vardır ki, diğerlerinden çok farklıdır. Bu firavun tek bir yaratıcıya inanılması gerektiğini savunmuş ve bu yüzden özellikle çok tanrılı dinin kaymağını yiyen Amon Rahipleri ve bunlara destek veren bazı askerler tarafından büyük baskıya maruz kalmış, sonunda da öldürülmüştür. Bu firavun MÖ 14. yüzyılda basa geçmiş olan IV. Amenofis'tir. IV. Amenofis MÖ. 1375'te tahta çıktığında yüzyılların getirdiği bir tutuculuk ve gelenekçilik ile karşılaştı. Bu döneme dek toplum yapısı ve halkın kraliyet sarayı ile olan ilişkileri değişmeden gelmişti. Toplum diş olaylara ve dinsel yeniliklere kesin olarak kapılarını kapalı tutuyordu. Tutuculuk, yukarıda da açıkladığımız gibi, Mısır’ın doğal coğrafi koşullarından kaynaklanmaktaydı.
Firavunların halka benimsettirdiği resmi din, eski ve geleneksel olan her şeye katıksız bir bağlılığı zorunlu kılıyordu. Oysa IV. Amenofis, resmi dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich söyle yazıyor:
Eski geleneğin kutsadığı bir çok alışkanlığı kaldırıp, halkının, bunca garip bir biçimde betimlenmiş sayısız tanrısına saygı göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardı, o da Aton'du. Aton'a taptı ve onu güneş biçiminde imgeleştirtti. Öteki tanrıların rahiplerinin etkisinden korunmak için, sarayını bugünkü El-Amarna'ya taşıdı.
Babasının ölümünden sonra genç yastaki IV. Amenofis, büyük bir baskıya maruz kaldı. Bu baskının sebebi, geleneksel çok tanrılı Mısır dinini değiştirerek tek tanrı inancına dayalı bir din getirmiş olması, ve her alanda köklü değişikliklere girişmesiydi. Ancak Teb önde gelenleri bu dini teblig etmesine müsaade etmediler. IV. Amenofis ve ahalisi Teb sehrinden uzaklasarak Tell El-Amarna'ya yerleştiler. Burada "Akh-et-aton" adında yeni ve modern bir şehir inşa ettiler. IV. Amenofis de "Amon'un Hoşnutluğu" anlamına gelen adini Akh-en-aton yani "Aton'a Boyun Eğen" olarak değiştirdi. Amon, çok tanrılı Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis'e göre "göklerin ve yerin yaratıcısı" idi, ki bu sıfatla Allah’ı kast etmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
Bu gelişmelerden hoşnut olmayan Amon Rahipleri, ülkenin içinde bulunduğu bir ekonomik krizden de faydalanarak Akhenaton'un gücünü elinden almak istediler. Düzenlenen bir komplo ile Akhenaton zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra gelen firavunlar da hep rahiplerin etkisi altında kaldılar.
Akhenaton'dan sonra basa asker kökenli firavunlar geçti. Bunlar eski geleneksel çok tanrılı dini yeniden yaygınlaştırdılar ve eskiye dönüş için önemli bir çaba harcadılar. Yaklaşık bir yüzyıl sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlık yapacak firavunu II. Ramses basa geçti. Ramses, bir çok tarihçiye göre İsrailoğulları'na eziyet eden ve Hz. Musa ile mücadele eden firavundu.

ISİS


10.000 adı olan bereket tanrıçası Realkarnasyonla mısır halkı tarafından Kleopatra’nın içinde yaşadığına inanılıyordu.
Kleopatra`nın Sarayı M.Ö 300 yılında kurulan İskenderiye şehrinde bulunan Kleo`nun sarayı Kleopatranın ölümünden 400 yıl sonra meydana gelen büyük depremlerle sular altına gömülmüştü.Tarihe damgasını vuran bu saray yaklaşık 2 sene evvel İskenderiye körfezinde tekrar büyük araştırmalar sonucu yer yüzüne çıkarıldı.Bulunan ilk parçalar sarayın girişinde bulunan büyük surlar oldu.Daha sonra sudan çıkan 2 sfenks buradaki kalıntıların Kleo`nun sarayı olduğunu kanıtladı bu gerçekten büyük bir arkeolojik buluştu.
Sudan çıkan büyük yunan tanrısı Hermes`in heykeli ve kenti simgesi olan kıvrık yılan heykeli ilk bulunan bir kaç parçadan biriydi.Hiç bir zaman Kleo’nun tam bir resmi veya heykeli bulunamadı. Bulunan resim ve heykellerde hep başka türlü resmedilmişti.Ama bu kalıntılar içinden çıkan bir parada ilk defa Kleo`nun yüzü çok temiz ve güzel bir şekilde yapılmıştı. Sarayın yeri Strabon un çizdiği haritalardan yola çıkılarak aramalara başlandı.
Kleopatra Mısır`ın son hükümdarı oldu ve yaşamını Tarihte büyük izler bırakarak sona erdirdi.


<- Önceki Sayfa : ANASAYFA : Sonraki Sayfa ->